GÜLSUME…

GÜLSUME…

Sanırım hayatımda gördüğüm ilk kadındı o…Hattı zatında pek çok çocuğun ilk gördüğü kadındı ya; küçücük avuçlarına konakladığı, salavat, dua,  besmele, hamdele dolu sözlerini ilk işittiği kişiydi Gülsume…

Zayıf karakuru bir kadındı. Yüzünde hüzünle karışık mütebessim bir ifade vardı her zaman. İnce ve uzunca yüzüne göre büyük bir burnu vardı hatırladığım.  Kafasına sıkıca sardığı, ekose desenli örtüsü, beline birkaç kez doladığı kuşağıyla bütünleşmiş gibiydi doğrusu.  Anadolu ortalaması bir kadındı ya, öyle az konuşur, az yemek yer ve fakat çok çalışırdı işte bildiğin… hareket halindeydi her daim. Bir, “temelika”da, bir karşı “koruk’ta”, “kıran”da, bir “mezere”de, bir “kondariso”da, bakmışsın “ğuniboğaz”da, bir bakmışsın “çarkırmağı”nda, “ziviksa”da, çoğu da “Ablayaras”ta – yaylada… Velhasıl her yerde Gülsume…Elinde orağı, sırtında sepeti, panefor mu onu taşıyordu, o mu paneforu… Ot peşindeydi sürekli… Şefkatle, sitayişle nazlayıp büyüttüğü, “nazaram, yulduzam, kınalim” diye sevdiği ineklerini beslemek, onların sütüyle, peyniriyle, yağıyla, meşgul olmaktı hayat gayilesi… Bu arada dört kızıyla, iki oğlunu da ilmuhaliyle, terbiyesiyle, ilmiyle iftihar edilecek şekilde, kendi örnekliğiyle yetiştiriyor da, bir yandan ibadetini eksiksiz, kusursuz, yerine getiriyordu. Molla Muhammet’se, az biraz huysuz sayılırdı çoğu zaman neşeli olmasına rağmen. Lakin bir kavgalarına da şahit olmamıştı kimse… Neşeliydi ama, sulu değildi, az da olsa konuşurdu ama, ukala değildi, yeri yöresi kap kacağı temizdi ama, hijyene takıntılı değildi Güsume… Dönme kuymağını, içyağlı ğuliyasını, arpa ve korgot çorbasını, çumuru iyi yapardı, yalan değil… Üstüne başına titizdi, şahidim. Belki eşi bile görmemiştir saçının bir telini. Babannem, nam-ı diğer “Ayşe hala”, (günün tabiriyle) kankasıydı. Bir güzel brifing verirlerdi birbirlerine her akşam. Günlük işlerini, ağrı ve sızılarını paylaşırlar, kimi hatıralarına gülüşürler, on dakika da olsa mutlak buluşurlardı “Oyanki kapıda”…  İncecik parmakları öyle maharetliydi ki, esas anlatmam gereken de bu sanırım…

Ben ve, köyde onun devrinde doğan tüm çocukların ebesiydi neredeyse.. Vakıa üç ya da beş kadın vardı bu hususta becerikli amma, Gülsume bir başkaydı. Namını bilenler, komşu köylerden çağırırlardı doğum için. Anlatırlar ki, “türlü dualar, sureler okuyarak, her türlü ihtimale karşı hazırlıklı, steril bir ortam oluşturur, ciddi bir hekim edasıyla, anne şefkatiyle, titiz, terentaz gayret eder, o mucizevi olaya muavenet eder”di her seferinde… Besmeleyle, hamd ve şükürlerle göbeğini kestiklerinden biri de benim acizane… “Çocuğun huyu, suyu, ve hatta karakteri ebesine benzer” derler bizim oralarda.. (Ciddi araştırılsın derim. Zira, köyden şöyle bir hızlı istatistikle doğruluğunu ispatlarım yani J…)

Gülsume… Gülsume Hala, yani İbrahim, Fadime, Bekir, Vildane, Emine, Zuhtiye nin öz, bizimse manevi annemiz, ebemiz…

İncecik parmaklarında öyle maharet vardı ki, esas anlatmam gereken bu…

Allah vergisi bir şeydi bu muhakkak, lakin birinden de el almış olmalıydı bu konuda, bilmiyorum. Düşmüşsün, çarpmışsın, kazaya uğramışsın, ağrıdan yeri göğü inletiyorsun, yedi düvel ona gelirdik.  Sırtlamışlar getirmişler kucağına bırakmışlar seni. Önce bir sevmiş, okşamış nasırlı elleriyle, sakinleştirmiş iyice… Sonra incecik parmaklarıyla, kırık, çıkık, çatlak, burkulma, incinme, zorlanma, ve (bugün bile, tıpta karşılığının olduğunu sanmadığım) “damar birbiri ustine binmiş” tabiriyle adeta elin röntgenini çeker teşhisini koyar Gülsume. Yine aynı hekim edasıyla, tedaviye girişir tüm ciddiyetiyle… Soba üstünde her zaman kaynar halde bulunur “kafeka”sında suyu. Doldurur genişçe bir leğene, kara sabunla ovar da ovar, kendi tabiriyle “haşokop eder” dakikalarca… Sonra parmak uçlarından ses bekler gibi gezdirir darbelenmiş bölgeye.. Dikkatle, sabırla… Ve nihayet söyler, neyin-ne olduğunu. “İki yerden kırılmış” mesela, ya da “uyluk kemiği çatlamış”, ya da “az biraz zorlanmış” der, tedaviye geçer.. Ağrılı bölgenin büyüklüğüne göre sayılı yumurta akı, buğday unu biraz tuz eklerdi bildiğim. Hamur kıvamına getirir, bir parça tülbente serer, itina ile kırıksa kırığı, çıkıksa çıkığı çeker, yerine getirir, sağına soluna ya birer çubuk ya birer hartoma koyar, okuyarak üfleyerek itina ile sarar… Yinen nasırlı elleriyle, çizmeden incitmeden bir güzel okşar yanağını, selametle gönderirdi Gülsume… Kimine bal, yoğurt, mısır unu, kimine çiğner ekmek sarardı. Yani tek tedavisi değildi yumurta kaynağı… Uzmandı evet, yeminle uzmandı bu hususta. Öyle ki, köyden birinin bitmek bilmeyen bir ayak ağrısı vardı ve gurbette onlarca doktora görünmüş, röntgenler filimler çekilmişti de çare bulamamışlardı derdine. Gülsume hala, hassas parmak uçlarıyla, ayak başparmağına uzanan tarak kemiğindeki boylamasına çatlağı teşhis etmiş, sarıp sarmalayıp tedavi etmişti.

Her birimiz uğramışız, elinden geçmişiz bu vesileyle. Lakin ne bir kusur, ne bir şikâyet, ne bir ihmal duymadık ondan yana… Allah gani gani rahmet eylesin ona ve hikayemde ismi geçenlerin cümlesine..

Ezcümle…

  • Allah bir bölgenin ihtiyacına göre mucizevî yeteneklerle donatıp birilerini gönderiyor merhametiyle…
  • İhtimal genetiğine de yerleştiriyor bu yeteneği ve muhabbeti ki, Gülsume halamın torunları tıpkı neneleri gibi nam salıyor maharetleriyle dr. Muhammet ve Yusuf AŞIK, fizyoterapist Prof. Yavuz YAKUT gibi…
  • Kanaatim o dur ki, ebelik önemli, bebeğinizi ilk kucağına alacak, ona ilk dokunacak, onunla ilk göz göze gelecek, ona naif sesiyle ilk seslenecek kişiyi seçin mümkünse… “Çocuk, ebesine çeker” lafını da  yabana atmayın…