BİR HİKAYE BİRKAÇ DERS

ehtiyar
Osman Efendi diye bir zat yaşarmış Anadolu’da. Osman Efendi zengin, Osman Efendi itibarlı, mağrur… Kalabalık bir ailesi ve yazlık, kışlık köşkleri vardı Osman Efendinin. Çiftlikleri, hayvanları, hizmetkârları, çil çil altınları…

Meydana çıktığında hürmetle kaçışırdı köylüler. Siyah atının üzerinde heykel gibi durur, dakikalarca seyrederken uçsuz bucaksız tarlalarını; bir yandan hiddetle emirler yağdırırdı ümerasına…

Kimse söz söyleyemezdi sözü üstüne, bir dediği de iki olamazdı. Malı, mülkü çoğaldıkça, insanların korkuyla karışık saygısı arttıkça, bir garip kibirli hali oluştu zamanla.

Bir konuda münakaşa etmek, bir hususta akıl vermek ne mümkündü Osman efendiye. Ne haddineydi onunla istişare etmesi kimsenin. O karar verirdi, uygulanırdı. O isterdi, yapılırdı. Çevresindekiler, adaletsiz de olsa, zulümde olsa, uygun görür onaylardı fiillerini.

Keyfine diyecek yoktu velhasıl…

Bir sabah şiddetli baş ağrısıyla uyandı Osman Efendi. Kuş sütü eksikti kahvaltı masasında, bir dilim ekmek yiyemedi sancısından. Ağrı kesici hapların en kuvvetlisinden getirildi, içti; kesilmedi bir an olsun. Aksine daha da şiddetlendi. Kasabadan doktor getirtildi, iğneler vuruldu. Sakinleşti bir süre ancak, etkisi geçince her yeni ilacın, daha şiddetlendi baş ağrısı.

Gözünü kırpmadı günlerce, etrafındakiler pervane oldu çare için. Bağırıyor çırpınıyordu Osman Efendi. Medet umuyor, talimatlar yağdırıyordu etrafına. Otlar kaynatıldı, içirildi Osman Efendiye, hacamatlar yapıldı, kremler, merhemler sarıldı başına; çare olmadı derdine. Memleketin en itibarlı hastanelerine götürüldü Osman Efendi. En muteber doktorları konsültasyon yaptılar, araştırdılar, incelediler fakat ne çare…

Günbegün kötüye gidiyordu ve hala teşhis konulamamıştı, sebebi bulunamamıştı baş ağrısının. Her şeyini vermeye hazırdı Osman Efendi, ayakkabılarını bile; bir dakika gözünü açabilseydi, bir gülebilseydi eskisi gibi. Doktorlar, gittikçe dozunu artırdıkları uyuşturucu iğnelerden başka çözüm bulamadıklarını itiraf edip bol oksijen ve temiz havasını teneffüs etsin ve son günlerini huzurlu geçirsin diyerek köyüne gönderdiler Osman Efendiyi…

Bitkin haldeydi yayla evine geldiğinde. İlaçlardan uyuşmuş beyni, uykusuzluktan ve gıdasızlıktan takatsiz düşmüş bedeniyle, ölüden farksızdı.

Eşi, çocukları, hizmetçileri, pervaneydiler etrafında. En ufak hareketini emir telakki ediyor, çare arıyorlardı ümitsizce…

Ziyaretçileri arasında kaymakamlar, belediye başkanları, paşalar, tüccarlar vardı. Hiç birisiyle görüşmedi Osman Efendi… Kimseyle konuşmak, görüşmek istemiyordu zira. Bu nedenle ziyarete gelenleri, lisan-ı hal ile geri gönderiyorlardı…

Bir sabah, “berber Mustafa’yı çağırın” dedi. Baş ağrısı dayanılacak gibi değildi ve ölümün soğuk rüzgârını hissediyordu artık. Son kez tıraş olmak istiyordu…

….

Berber Mustafa geldiğinde ikindi vaktiydi. Yalnızdılar odada ve konuşacak hali kalmamıştı Osman Efendinin… Hazırlıklarını yaparken hikâyesini tekrardan dinledi. Şu dertten kurtulmak için her şeyimi veririm diyordu cılız bir sesle. Cevap vermedi Mustafa, fırçasını sabunladı, usturasını biledi, yaklaştı ölü beyazı yüzüne…

Siyah bir ben dikkatini çekti… Burnu üzerinde küçük siyah bir ben. Cımbızını aldı, hafifçe kurcaladı. “Kıl dönmüş” dedi ve çekti bir çırpıda…

Canhıraş feryadıyla birlikte odaya doluştu dışarıdakiler. Kendinden geçmişti ve burnundan oluk gibi kan ve cerahat boşalıyordu Osman Efendinin. Yaka paça dışarı attılar Berber Mustafa’yı, elindeki cımbızın ucunda yirmi santimlik bir siyah kıl ile birlikte…

Kendine geldiğinde baş ağrısından eser kalmamıştı Osman Efendinin… Berber Mustafayı sordu hemen.”Al” dedi, “mülküm de senin, malımda”…

Bir hayli hırpalamışlardı Berber Mustafa’yı, durum anlaşılıncaya kadar.

“Neyleyim bir kıl kadar hükmü olan malı” deyip uzaklaştı usulca…

…….

Hikayeden çıkartılacak çok ders var sanırım. Ben birkaç tanesini yazıyorum :

  1. Çok büyük ve çaresiz sandığınız problemin aslında çok kolay çaresi ve size yakın bileni vardır. Görmek, bulmak lazım.
  2. Herkesi dinle, anlamaya çalış. Kime muhtaç olabileceğini bilemezsin.
  3. Malın, mülkün, makam ve mevkinin vakit olur  kıl kadar hükmü olmaz.
  4. Burnundan kıl aldırmayanlar, gün gelir çok acı çeker.

….

Siz devam edin…