• O ÇAĞIN ÇOCUKLARI

    Kenarları süslü, bir ucu yanık mektuptan gayri, yüreğinde bir ince sızıyla mesajını alıp, aynı kanalla mukabele ettiğimiz çağların çocuklarıydık. İnternet yoktu, sosyal medya yoktu, ukala telefonlar yoktu da bizde, “telepatik haberleşme” had safhadaydı…Gece geceydi, zifiri karanlık; gündüz, gün beyazıydı. Ayan beyandı her şey… Gece uzundu, esrarlıydı, hüzünlüydü… Ne bir korna sesi bölüyordu hayallerini, ne moloz bir dizi alıyordu dua saatlerini… İster ağlıyordun muhasebe vaktinde, ister duaya boğuyordun seccadeni… Şarkılar vardı, alenen anlatamadığını metafora bağlayıp servis eden. Dokunaklıydı, imge doluydu şiirler sır doluydu; süreyyaya yazdığının aslında Süreyya’ya yazıldığını, Süreyya çok iyi biliyordu…Gam, kasavet, sevda, hasret, neş’e, muhabbet, gül, gülistan, şakayık, bülbül,…

  • KENDİ KENDİNE…

    Hayli zaman olmuştu kendisiyle konuşmayalı. Son konuşmayı hatırladı… Soğuktu, yorgundu, başı ağrıyordu, ne konuşacak, ne dinleyecek halde değildi; buna rağmen bir süre dinlemişti ve uyumuştu. Ne konuştuklarını bile hatırlamıyordu. Çok ta ciddiye almazdı ya, öylesine geçiştirirdi işte kendi kendisini… Banyoya…